12 Temmuz 2013 Cuma

BU İSYAN, HALKIN,

BU İSYAN, HALKIN, AKP VE ARKASINDAKİ GÜÇLERE TOKADIDIR!



Yusuf KÖSE

Kitlelerin biriken öfkesini, küçük bir kıvılcım tutuşturdu. Taksim Gezi Parkı, bir kıvılcım oldu, bütün Türkiye halklarına. Yıllardır baskı altında tutulan, yoksulluğa mahkum etmenin yanında her şeyine karışılan, baskı altında yaşamına biçim verilmeye çalışılan; hangi saatte yatıp hangi saatte kalkacak, hangi saatte içip hangi saatte içmeyecek, ne giyinip ne giyinmeyecek, neyi düşünüp neyi düşünmeyeceğine, neye inanıp neye inanmayacağına, kaç yaşında evlenip kaç çocuk doğuracağına varıncaya kadar, yaşamlarına müdahaleye karşı, kitlelerin öfkesiydi patlayan.

İşçiyi, emekçiyi sermayeye peşkeş çeken, her türlü ekonomik ve demokratik hakları ellerinden alınan, işsiz bırkılarak açlıkla terbiye edilen, horlanan, küçümsenen, alçaltılan kitlelerin faşist diktatörlüğe karşı isyanıydı bu!

Bu isyan, “kentsel dönüşüm” adı altında her şeyi metalaştıran ve kitleleri yerinden yurdundan ederek bir avuç büyük sermayeye peşkeç çekilmesine karşı bir tepkiydi.

Bu isyan, aynı zamanda, 1 Mayıs Taksim’in rövanşıydı. AKP, Erdoğan ve bunların arkasındaki sermaye ve emperyalist güçlere, halkın, “küçük” ama şok edici çok sert bir tokatıydı.

Bu isyan, Roboski, Reyhanlı katliamlarına ve ülkeyi emperyalistlerin taşeronu ve jandarma karakolu haline getirilmesine bir tepkiydi.

Bu isyan, emperyalist neo-liberal politikaların kitleler üzerindeki yıkıc etkisine karşı bir tepkiydi.

Ve bu isyan; kitlelerin gücünün neye kadir olabileceğinin kısa bir tanımıydı. Birleşen, öfkelerini sokaklara taşıyan kitlelerin, devletin şiddetini altedebileceğinin yalın bir göstergesiydi. Kitlelerin, devrimci-komünist bir önderlik altında örgütlendiğinde ise iktidarı alabileceğinin ABC’siydi. 

Kitlelere güvenmeyenlerin, kitleleri küçümseyenlerin, “baldırı çıplaklar”dan bir şey çıkmaz diyenlere de vurulmuş bir tokattı. İki gün içinde bir çok karşı-devrimci ve de reformistin ağzı birden değişti. Sermayenin, kitle insiyatifinin korkusu, ona aniden ağız değiştirtti. “Biz böyle istememiştik” diye...

Bir küçük kıvılcımın koca bir “bozkırı tutuşturması”nın resmiydi bunlar... Kitleler örgütlendiğinde ve sınıf bilinçli proletaryanın önderliğinde hareket ettiğinde ise, bozkırı yakıp, yerine bağ-bahçe kurarak, kitlelere baharı (sosyalizmi) getirir. Kitleler, ancak, o zaman, kendi kaderlerini kendileri ellerine alacaktır. Ancak, bu tür çatışmalar olmadan, daha büyük çatışmaların ve direkt iktidar mücadelesinin birikimleri de yaratılamaz. Kitleler böyle hazırlanır devrime. Küçük ve kısa süreli çatışmalar büyük çatışmaların ön habercileridir. Bu da, kitlelerin öğretisidir devrimcilere, komünistlere...

Çeşitli milliyetlerden Türkiye işçi ve emekçileri, on yıldan fazladır üzerlerinde taşıdıkları ölü toprağı atmıştır. Bu kendiliğinden kitle isyanının sonu ne olursa olsun, artık, burjuvazi daha dikkatli davranacaktır. Ama, kitleler eskisi gibi de boyun eğmeyecek, daha büyük direnişlerle karşı koyacaktır.

Bu isyan, Türkiye ve Kürdistan tarihinin ikinci 15-16 Haziranıdır. 15-16 Haziran direnişine daha az sayıda insan katılırken, bu harekete milyonlar katılmış ve Türkiye’nin geniş bir alanına yayılmıştır. Kitleler, polisin “dağılın” uyarısına, “dağılmıyoruz, siz dağılın” diyerek karşılık vermiş, ve dişe diş döğüşü kabullenmiştir. Bu da, kitlelerde biriken öfkenin büyüklüğünü göstergesidir. Özellikle, sanayi şehirlerindeki isyanın boyutu ve direngenliği daha bir öne çıkmıştır.

İsyan, düzenin temsilcilerinin dediği gibi, “ bir avuç marjinal grupların” değil, işçilerin, gençlerin, işsiz bırakılanların, öğrencilerin, emeklilerin, kadınların ve toplumun tüm sömürülen, ezilen ve horlananların, cinsiyetinden dolayı alçaltılanların, din ve mezheplerinden dolayı “katli vacip” görülenlerin, milliyetlerinden dolayı katledilenlerin, soykırımlara uğratılanların haklı öfkelerinin birleşimiydi. Bu isyan, deyim yerindeyse;  baskılarla bıktırılan ve bir cendere içine sokulmak istenen kitlelerin cenderenin kapağını patlatması ve hava almasıydı. Kapak artık eski yerine konamaz.

Sermayenin ve onun partisi AKP’nin, kitleleri teslim alma dönemi kapandı denebilir. Bu, elbette ki, devletin baskılarının son bulduğu, bulacağı anlamına gelmez. Tersine, belki daha fazla baskılarla kitlelerin üzerine yeniden gelemeyi deneyeceklerdir. Fakat, kitleler, eskisi gibi,  artık uzun süreli tepkisiz kalmayacaktır. Burada, devrimci ve komünistlere büyük görevler düşmektedir. Bu isyan, kitlelerin devrimciler safında örgütlenmesini daha bir hızlandırcaktır. Kitlelerin bu öfkelerini doğru okuyamayanlar, kitlelerin uzağında kalacaklardır.

Bu isyan karşısında, ABD ve Batılı emperyalist odaklar hemen telaşlandı. Türk egemen sınıflarına “uyarı”da bulundular; “orantısız güç kullanmayın” diye. Yani, bunun anlamı; isyanı bastırın, ama, “beş yerine 4 sopa atın” diyerek “orantıyı” belirlediler. Şu anda, sadık uşakları AKP’nin yıkılmasını istemiyorlar. AKP yıkıldığında Suriye’yi kaybedeceklerini biliyorlar.

Bir kısım reformistler, kitlelerin öfkesini ırkçı karşı-devrimci CHP altında örgütlemeye ve eritmeye çalışıyorlar. Bu isyan sırasında da provakatörlük yaptılar. Kitlelerin öfkesini kendi ırkçı politikalarına alet etmek istediler. Burjuvazi, kitlelerin devrimci-demokratik  örgütlenmesini değil, AKP olmazsa CHP’nin potasında eritmek ister. AKP kitleleri din afyonu ile uyuturken, CHP’de kitleleri Türk ırkçılığı ve kemalizm afyonu ile uyutmak istiyor. Ancak, kitleler onlara da aynı cevabı verecektir. Önemli olan devrimci dinamiği ve örgütlenmeyi kitleler içinde genişletebilmektir. Kitleler buna hazırdır. Kitlelere güvenmeyenler bunu başaramaz. 

Çeşitli milliyetlerden Türkiye emekçileri, tarihe bir kere daha imzalarını attılar:

Bu isyan bitmedi, daha yeni başladı... 

02.06.2013 ***

TAKSİM GEZİ PARKI ÇAPULCULAR DÜZENİ

TAKSİM GEZİ PARKI ÇAPULCULAR DÜZENİ


Yusuf KÖSE

Tarihi yaratanın halklar olduğunu ve halkın yaratıcı olduğunu teorik olarak bilirdik. Şimdi bunu yaşayarak öğreniyor ve görüyoruz. Halk, kendi özgürlüğünü kendisi kazanabildiği gibi, bu özgürlük içinde kendi çevresini ve yaratıcılığını da özgürleştiriyor ve geliştiriyor.

Özgür halk, kendi kendisiyle de dalga geçmesini bildiği gibi, kendini küçümseyen “efendi” kılıklı sermaye kesimlerine de gereken dersi veriyor. Halk, kendisini “çapulcu” diyerek küçümsemeye çalışan bir Hitler bozuntusunun benzetmesini anında alıp sloganlaştırıyor. Sermaye ve siyasal temsilcilerinin ne denli aşağılık olduğunu, kendinden emin bir şekilde kendi kendisiyle dalga geçerek ortaya koyuyor.  Köle sahiplerinin kölelerine taktığı sıfatı, günümüz sermaye ve onun uşaklarınında halka layık gördükleri sıfat. Halk da onlara verilmesi gereken yanıtı çok net verdi: ”Biz çapulcuyuz, biz özgürüz. Bizim hakkımızdaki kararları siz değil biz veririz” diyerek özgürlüklerini ilan ettiler. Ülkenin bütün sokakları direnişlerle özgürleşti. Halk, sokaklara el koydu.

Türkiye halkları, bütün dünya halklarına bu isyanıyla büyük bir direnç şiarını da armağan etmiş oldu: “Bütün Ülkelerin Çapulcuları Birleşin!” 

Devrimi yapan, kendi kaderini eline alan halk, kendi düzenini de kurabilir. Taksim Gezi Parkı Çapulcular Düzeni (TGPÇD), sermayenin girmediği, halkın kendi kendini özgürce yönettiği bir düzen oldu. Her şey kendiliğinden gelişti ve kendiliğinden örgütlendi. Olmayan bir şeyi var etmedi, kendinde olanı yarattı, özgürleştirdi. Baskılarla, her türlü baskı yasalarıyla bir forma sokulmak istenen kitleler, kendine biçilen elbiseyi param parça etti. Devrimci mücadelenin, devrimcilerinin çabalarının boşa olmadığını ayaklanarak bir kere daha gösterdi.

 Sermayenin olduğu yerde özgürlük olmaz. Özgürlüğün olduğu yerde de sermaye olamaz. Yani, sermayenin girmediği yere özgürlük girer. 

Özel mülkiyet ilişkileri insanın kendi kendini köleleştirmesidir. Taksim Gezi Parkı Çapulcular Düzeni, bunları yok etti. Gezi Parkı ahalisi, orada, “bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşcesine” yaşıyor. Sermayeye karşıymış gibi gözüküp bu park içinde yer alan bazı sermaye uşakları (İP’çi ırkçılar), bu düzeni bozmaya, halkı birbirine kırdırmaya çalıştıysa da başaramadı. Özgürlüklerini kazananlar anında olaya el koyup, provakatörlere aman vermedi.

Gezi Parkı ahalisi kendinde var olanı özgürce ortaya koyuyor ve geliştiriyor. Ne para, ne polis, ne asker, ne mahkeme, ne hapishane, ne de bürokrasi var. Ne hırsızlık, ne yağma ne de vurgunculuk var. Halkın kollektif iradesiyle yeni bir düzen kuruldu. TGPÇD içinde neler yok ki; okullar, resim atalyöleri, felsefe okulları, müzik okulları, kütüphaneler, bahçeler, TV’ler, gazeteler ve daha nice kültürel ve sanatsal faaliyetler yapılıyor. Hiç kimse hiç kimseyi incitmeden, üzmeden, kırmadan, birbirinin haksızlık etmeden, “ben” değil, “biz” olarak yaşıyorlar. Biri aç biri tok yatmıyor. Biri yerken biri bakmıyor. Hiç kimse kimsenin ne diline, ne dinine ne ulusal kimliğine ne de rengine karışıyor. Tersine, bütün renkler birbirinin güzelliği olmuş, bütün renkler her insanda bütünleşmiş.

Özgürlüğünü kazanmış bir halkın kısa süre içinde yaptıkları böyle olursa, daha uzun bir süre içinde neler yaratbileceğini düşünmenin sınırı olamaz.

Şatafat yok, her şey sade ve insanca bir yaşam. Ne doğaya düşmanlık ne de insana düşmanlık. Doğa ve insanın özgürce buluştuğu noktadır Taksim Gezi Parkı Çapulcular Düzeni.

Ülkemizin en önemli alanlarından biri de Ankara Kızılay’dır. Orası’da özgürleştirildiğinde, özgürlük ateşi kolay kolay söndürülemeyecektir. Burjuvazi bu nedenle Ankara’ya daha fazla yükleniyor. Taksim Gezi parkı’na, Diyarbakır Newroz alanı’da eklenmelidir. Burada da Kürt işçi ve emekçileri yani çapulcuları, çapulcu düzenlerini kurdukları zaman, zebanilerin barikat kurduğu özgürlüğün kapısı daha fazla açılacaktır. Elbette ülkenin her yanı, her köşesi, her sokağına halkın düzeni kurulmalı, bunun mücadelesi verilmeli ve yaygınlaştırılmalıdır. 

Erdoğan ve AKP sermayenin bir kuklasıdır. Onun arkasındaki esas güç sermayedir. O nedenle de okların hedefi bellidir.

İşçilerin genel greviyle, çapulcular düzeni daha bir güçlenecektir. İşçi sınıfı aktif olarak katılmazsa, her yer bağ-bahçe, her yer bayram yerine dönmez. Özgürlüklerin elde edilmesi ve kalıcılaştırılması daha bir zorlaşır. 

Ve bütün çapulcuların en büyük istemleri; bütün ülkeyi Gezi Parkı’na çevirmek. Bu da başarılırsa, bütün dünyanın Taksim Gezi Parkı olmasının hızla taşları da döşenmiş olacaktır. Ve işte o zaman bütün ülkelerin çapulcuları özgürleşmiş olacaktır. Bu nedenle, daha fazla çoğal, daha fazla yüklen! Kazanmak için daha ileri!
*** 09.06.2013

BİR FIRTINA DAHA GEREKLİ



BİR FIRTINA DAHA GEREKLİ







Biz,  gül de sunarız, gülden anlayanlara. Karanfil de uzatırız, karanfilli olanlara. Lakin, diğer yanağımızı uzatmayız kanlı ellere, uzanır ellerimiz hançere.







Yusuf KÖSE


Tarih, kitlesel fırtınalar yüzyılına evrildi. Zaman zaman durağan gibi gözükse de tarih, güç topluyor, enerji biriktiriyor, deneyimlerini sıraya koyarak kendi yaratıcılarına yol gösteriyor.

Küresel burjuvazinin küresel kapitalizmine karşı halklar sokakları işgal ediyor. Çünkü özgürlük sokaklarda aranır. Şehir denen dört duvar arasına sıkıştırılan halk; fabrikalarda makinelerin birer dişlisi, okullarda sermayenin tahsildarı, düzen ikamecisi, bürolarda kapitalizmin biyonik insanı olmayı ve toprağından kovulmayı reddediyor. 

Sokakları zapt eden kitleler, ne sultanlar, ne krallar, ne şahlar, ne  paşalar, ne de sermayenin kravatlı soytarılarını takıyor. Bir sel olup akınca, önüne gelen bütün pislikleri yer yüzünden atarcasına, adeta uzayın karanlık deliklerine süpürüyor.

Halkların sokaklarda, meydanlarda verdikleri savaş sınıf savaşımıdır. İşçi ve emekçilerin burjuvaziye karşı baş kaldırısıdır. Ki, kitleler,  eskiyi yıkmadan yeniyi kurmanın da mümkün olmadığını öğreneceklerdir.

Kırlangıç fırtınası gibi, kitle fırtınaların biri bitmeden diğeri başlıyor. Burjuvazi ve gericilikten aman dilemeden yoluna devam ediyor. Ayaklanmalar sıraya konulmuş gibi. En yoksul ülkelerden sermayenin yoğunlaştığı emperyalist ülkelere kadar, her yerde işgaller, sokak gösterileri ve direnişler var. Tunus’da başlıyor, bir Kuzey Afrika turu yaptıktan sonra diğer ülkelere sıçrıyor ve tekrar başladığı yerlere geri dönüyor. Tamamlayamadığını, adeta bitirmek ister gibi yeniden Mısır’a dönüyor. Ve insanlık tarihinin pek tanık ve de alışık olmadığı bir kitlesellikle, dev piramitler misali yükselerek, sınıfının TAHRİR’ine akıyor. Halk benim! Benim sözüm geçer! diye haykırıyor. Kadim Mısır halkı, kendi kadim tarihine yakışanı yapıyor.

Özgürlük dövüşülerek kazanılır ve bedel ister özgürlük.  Gerisi ise kitleleri oyalama, pasifize etme ve susturma taktikleridir. Gerçek özgürlükler işçi sınıfının kızıl bayrağı altında yaşam bulur. Burjuvazinin sınıf sembolleri, halkın esaretini gizlemenin örtüleridir.

31 Mayıs’ta ayağa kalkan Türkiye halklarının Haziran Ayaklanması daha bitmedi. Sokaklarda, meydanlarda soluklanma, güç toplama, mücadelenin kendine kazandırdığı deneyimlerini sentezleme ve yendien saldırmak için örgütlenme aşamasına girdi. İçten içe kaynıyor. Ufak ufak vuruşlarla düşmanını sınıyor, onun zayıf noktalarını yokluyor ve kazandığı sokakları geri vermek istemiyor. Bu gidiş, öncekinden daha güçlü yeni bir fırtınanın ön hazırlıkları gibi. İlk vuruşta düşmanına ağır bir darbe indirdi ve onu yaraladı. Düşmanı artık eskisi gibi güçlü değil. Onu ilk gücünden düşürdü. Şimdi halk, daha güçlü bir vuruşla düşmanı yenmenin hazırlığını yapıyor.

Düşman da boş durmuyor. Sıkıştıkca daha fazla saldırıyor, yeni yeni baskı yasaları çıkarıyor. Ne var ki, kitleler eski kitle değil. Korku duvarı yıkıldı, şimdi korkma sırası AKP ve arkasındaki sermaye güçlerinde.
Bazıları, yeniden sermayenin kemalist cumhuriyetine dönmenin hesaplarını yapıyor. Kendine “komünist” diyen bazıları ise, komünizmin adını lekelercesine, sermayenin bu kesmine göz kırpıyor, kemalist milliyetçi şovlarla kitleleri afyonlamaya ortak oluyor.

Türkiye halklarına bir fırtına daha gerekli. Halk, Haziran Muharebesi’nden yenik ayrılmadı, ama, tam olarak da kazanamadı. Yengi için yeni bir saldırı fırtınasının daha olması gerekiyor. İkinci saldırı dalgası, sermayenin zorla getirip halkın karşısına diktiği, dinci ılımlı cumhuriyetin 'sultan bozuntuları'nı da yıkacaktır. Ve bundan sonra, sermayenin, ne 1. cumhuriyeti ne de 2. Cumhuriyeti bir daha eskisi gibi olmayacaktır. İşçiler ve emekçiler, kendi cumhuriyetlerini kurmak için mücadeleye devam edecektir.

Nihai zafer için ise, daha çok muharebeler gereklidir. Mutlaka o da bir gün kazanılacaktır. Yeter ki, dipten gelen dalganın közü küllenmesin!
***10.07.2013

ATEŞİ HARLAMAK

Devrim Günleri-6

ATEŞİ HARLAMAK


Yusuf KÖSE

Yağmacıların, düzenbazların, halk düşmanlarının hepsi elele vermiş;  “sükunet”, “itidal”, “oyuna gelme” vb. gibi, kitleleri pasifize etmek, susturmak ve yeniden eski duruma, yani “sessiz vatandaş”, “devletine boyun eğen iyi kul” rolüne büründürmek istiyorlar. 

 Faşist devlet, kitlelerin ateşini soğutmaya ve küllendirmeye çalışıyor. Baskılarla, cadı avıyla, tutuklamalarla, tehditlerle, yoğun yalan ve dezenformasyon propagandalarıyla. Soygun düzenin sahipleri, an ve an, ellerindeki yazılı ve görsel medyasıyla kitlelerin üzerine bütün yalanlarını, çirkefliklerini kusmaya devam ediyorlar.

Yeniden ve yeniden “mlliyetçilikle”, “Kürt düşmanlığıyla”, “komünist düşmanlığıyla”, din, mezhep vb. ayrımlarla, insanları hücrelerine kadar bölmek, alt kimlikler ile düzen karşısında hizaya getirmek, sınıf kimliğini unutturup, ölü toprağına belemek  istiyorlar. Çünkü, halkı, böyle bir cenderenin içine sokabilirlerse “huzur içinde” yönetebileceklerini, talanlarını rahatlıkla yapabileceklerini düşlüyorlar.

Onların kanlı düşlerini bozmak için, isyan ateşini soğutmadan, yeniden ve her geçen gün daha bir gür şekilde harlamak elzemdir.

Halk ayaklanması, baskı ve sömürü sisteminin tüm savunucularına korku saldı. Kafalarına bir “acaba” sorusu takıldı. Ya uyanmanın ötesine geçerlerse, ya hep böyle başkaldırırlarsa, ya kontrol edemez, burjuva devletinin temellerine oynarlarsa...

Burjuvazi, artık, kitleleri, futbol “afyonu”yla da uyutamayacaktır. Gezi Ayaklanması, futbol taraftarlarını  politikleştirerek “faşizme karşı omuz omuza” şiarı altında birleştirdi. Bu da, sınıf mücadelesinin kitleleri nasıl eğittiğinin bir göstergesidir. Brezilya halkı’da, kitleleri uyutma aracı haline dönüştürülen “futbola” rağmen ayaklanmayı başardı. Faşizmin üç F’sinden ikisi (fiesta ve fado) daha önce İspanaya’da Franko diktatörlüğünün çöküşüyle  iflas etmişti. Futbol ise, Türkiye ve Brezilye halklarının isyanıyla, faşizmin aracı olmaktan çıktı.

Burjuvazinin diktatörlüğüne karşı yapılan protestoların her biçimi güzeldir. Yerine göre pasif direnişlerde yapılır. Eylemlerin biçimi kitlelerin ruh halleriyle yakından ilgillidir. “Duran insan” eylemi, ateşi söndürmenin değil, güç toplamanın ve ateşi yeniden harlamanın aracı olmalıdır. Caddelerde, sokakalarda, parklarda, meydanlarda, fabrikalarda, bürolarda, okullarda, tarlalarda, kısacası hayata tutunduğumuz her yerde, ateşi yeniden ve yeniden harlamanın çabası ve eylemi içinde olmalıyız. Şimdi, ateşi küllemenin ne zamanı ne de yeridir.

Parklarda yapılan forumlar, tartışmalar,  görüşlerin özgürce dile getirilmesi, kitlelerin kendi kendilerini eğitimelerine hizmet edeceği gibi, korku duvarların yıkılmasını güçlendirecek ve kitlelerin birlikteliğini pekiştirici rol oyanayacaktır. Ancak, salt bunlarla yetinmek, isyan ateşini soğutmak olur. Bu tür eylem biçimleri, ateşi yeniden körüklemenin, daha fazla kitleyi isyan ateşi içine çekmenin, yeniden örgütlenip, yeniden çoğalmanın ve daha kararlı saldırmanın aracı olmalıdır. 

Eskiye dönmenin değil, kazanımları artırmanın, burjuvaziyi bir adım daha geriletmenin, demokratik hak ve özgürlükleri kazanarak çoğaltmanın ve hayata daha fazla özgürlük katmanın yolu; örgütlü bir şekilde harekete geçmek, kaldığımız yerden ateşi yeniden harlayıp büyütmektir. İşte o zaman gerçek özgürlüğün kapıları ardına kadar açılacaktır.

Arap halklarının başlattığı isyan ateşinin hayaleti dünyayı turlamaya devam ediyor. İsyan eden halklar, birbirinden öğrenerek, her adımda mücadeleyi daha ileri bir noktaya taşıyarak ilerlemeye devam edeceklerdir.

Yer küre, Kuzey Afrika’dan Güney Avrupa’ya, Türkiye’den Brezilya’ya, Bangaldeş’ten Çin’e ve Hindistan’a kadar,  işçi ve emekçilerin başkaldırılarına yeniden sahne oluyor. Emperyalizmin neoliberal politikaları çoktan iflas etti. Ateş, adım adım burjuva saltanatının bacasını sarıyor. Çünkü, kitleler eskisi gibi yaşamak istemiyorlar ve yaşamlarını daha fazla özgürleştirerek çoğaltmak istiyorlar.

Emperyalist burjuvazi ve uşakları, dünyayı içindekilerle beraber öldürmeden, kurtarabiliriz. Biraz daha fazla yüklenin, yüklenin ki, sermaye iktidarı yıkılsın, dünya içindekilerle beraber kurtulsun. 

Türkiye halklarının, faşist Türk devletinin tüm zorbalığına karşı görkemli ayağa kalkışı, bütün ülkelerin işçi ve emekçileri tarafından çoşkuyla alkışlandı, ufukları genişletti, umutları çoğalttı. 

Halktan yana gözüküp, Türk devletinin baskı ve zulümlerine el altından yardımcı olanlarda var. Devletin en büyük korkusu plan devrimci ve komünist örgütleri kitlelerden tecrit etmek isteyenler de var.

Türkiye halklarının isyanı bütün ulus ve milliyetlerden emekçileri kapsamalı. Ulus, din, dil, mezhep kimliğini bir kenara atıp, sınıf kimliği ile alanlara çıkılmalıdır. Kürt işçi ve emekçileri bu mücadelenin dışında değil, içinde olmalı, birlikte hareket edilmelidir. Bu nedenle de işçi ve emekçiler içine sızmış Türk milliyetçi sosyalistlerinin (Türk Nazi’leri, İP ve gençlik örgütü TGB) ve muhalefetteki egemen sınıf partisi CHP’nin şovenist ve ırkçı tutmları teşhir ve tecrit edilmelidir. Türkiye ve Kürdistan emekçileri birleşmeden zafer kazanılamaz. AKP şefi Erdoğan’nın çıktığı meydanlarda, isyanı bastırmak için yeniden Kürt düşmanlığına sarılması boşuna değildir.

Burjuvazi, her zaman olduğu gibi, yine, “dış güçler”, “marjinal gruplar”, “illegal örgütler” demogajileriyle, kitleleri devrimci ve komünist örgütlerden ayırmaya, onları kitlelere korku umacı gibi göstermeye çalışıyor. Oysa, devrimci ve komünist örgütler kitlelerle buluşamadığı zaman, kitleler öksüz kalır. Kitleleri öksüz bırakmayın! Paris Komünin’den bu yana, her türlü bedeli göze alarak, özgürlüğün meşalesini  komünistler taşıyıp bugüne getirmişlerdir.

İsyan ateşini söndürmeyin, küllenmesine izin vermeyin, yeniden ve yeniden harlayın! Baskı ve sömürüye karşı isyan ateşi büyüdükçe, zulüm ve sömürü de, onu yaratanlarla birlikte tarihin çöplüğüne atılacaktır.

Ateşi harlayın çocuklar!

***21.06.2013

DİRENİŞ

DİRENİŞ,
 GENİŞLETİLEREK
 ve
TALEPLERİMİZ KABUL EDİLENE KADAR SÜRDÜRÜLMELİDİR

Halk ayaklanması, Gezi Parkı’nı korumak sorunu olmaktan daha ilk günün ilk saatlerinden itibaren çıkmış, eşitlik, özgürlük ve demokrasi taleplerine dönüşerek, çeşitli milliyetlerden bütün  Türkiye halkları ayağa kalkmıştır. Gezi Parkı, faşist baskı altında ezilen gençlerin, işçilerin ve emekçilerin bu baskılara karşı ayağa kalkmasına neden olmuştur. Direniş ve ayaklanma, Taksim ve İstanbul’la sınırlı kalmayıp bütün Türkiye ve Kürdistan’ın direnişi haline gelmiştir.

Böylesine görkemli ve tarihi bir direnişi, faşist AKP hükümetinin yalan söz ve oylamalarına bakarak, mücadeleyi hiç bir yasal statüye oturtmadan bırakmak, daha büyük baskı ve kısıtlamalarla karşı karşıya kalmak ve ek yeni baskılara davetiye çıkarmak demektir.

AKP hükümeti ve Tayyip’in “görüşme” diplomasisine kanılmamalı. Bu bir aldatmacadır. Kitlelerin mücadelesini geri plana çekme, pasifleştirme ve dağıtma amaçlı olduğu çok açıktır. 

Ayrıca, görüşmelerde, talepler net bir şekilde ortaya konmalı ve bunların kabul edildiği, hükümet tarfından bütün kamuoyuna duyurulmalıdır.

Hala, halkımızın deyimiyle, burnundan kıl aldırmayan, her fırsatta kitlelere saldıran, ağır hakaretlerde bulunan, meydan okuyan faşist bir diktatörden, demokrasi beklemek, oldukça yanıltıcıdır.

Temel taleplerimiz:

Hükümet İstifa Etmelidir.

Kitlelerin sokaklarda ve meydanlarda en çok haykırdığı istem budur. Bu istem doğrultusunda Hükümet derhal istifa etmelidir.

Binlerce insan yaralandı. 4 kişi öldürüldü ve onlarca insan kör edildi, ağır yaralanarak ömür boyu sakat bırakıldı.

Bunlardan, başta  Başbakan Tayyip  sorumludur. Eşitlik, özgürlük ve adalet için sokaklarda en demokratik haklarını savunan kitlelere fütürsuzca saldırı kararını Tayyip vermiştir. Bu nedenle, kitleleri yaralama ve öldürme olayından dolayı Tayyip yargılanmalıdır.

Bunun yanında diğer hükümet, vali ve emniyet yetkilileri yargılanmalıdır. Başta, İstanbul, Ankara, Hatay ve İzmir vali ve emniyet müdürleri hemen görevlerinden alınmalıdır. Saldırıya katılan tüm polislere soruşturma açılmalıdır.

Tüm baskılar kaldırılmalı, demokratik hak ve özgürlükler genişletilmelidir.

Gözaltına alınanlar hemen serbest bırakılmalıdır.

Halkın örgütlenme, söz söyleme ve toplantı hakkı üzerindeki, tüm baskı ve yasal kısıtlamalar kaldırılmalıdır.

Grev ve toplu sözleşme üzerindeki yasak ve kısıtlamalar kaldırılmalıdır.

Kürt ulusu üzerindeki tüm baskılar kaldırılmalı, cezaevlerindeki tüm siyasal tutuklular derhal serbest bırakılmalı ve genel af çıkarılmalıdır.

Taşeronlaşmaya son verilmelidir. Ve ayrıca Taksim Gezi Parkı Dayanışmasının talepleri kabul edilmelidir.

Bütün HES'ler durudurulmalı, doğal alanlar korunmalıdır. Şehirlerdeki 'kentsel dönüşüm' adı altında rant talanına ve yıkımına son verilmelidir.

Alevilere ve diğer dinlere yönelik baskılara son verilmelidir. Bunlar anayasal güvence altına alınmalıdır.
Bu talepler gerçekleştirilmeden, mücadeleyi bırakmak, başladığımız yere geri dönmek olur.

Tekrar aynı baskılarla karşı karşıya kalmak istemiyorsak, taleplerimizi alana kadar mücadeleye devam edilmelidir. Çünkü haklı olan bizleriz. Tayyip ve şürekası ise köşeye sıkışmış ve uluslararası kamuoyu önünde de teşhir ve tecrit olmuştur.

Durma, kazanana kadar mücadeleye devam et!

***14 Haziran 2013

DURMAYIN SOKAKLARA ÇIKIN Kİ

Devrim Günleri....
DURMAYIN SOKAKLARA ÇIKIN Kİ;



ÜLKENİN HER YERİ TAKSİM OLSUN!


Yusuf KÖSE
“Osmanlı’da oyun çoktur” diye bir deyim vardır. Bu deyim, halkımız tarafından Osmanlı despotizmini ifade etmek için kullanılmıştır. Bunu genelleştirirsek, tüm burjuva devletlerinde oyun çoktur. Kitleleri mücadelesini ezmek, boğmak ve sindirmek için, ideolojik ve siyasal saldırıların yanında, aynı zamanda baskı ve zorla onların boyun eğmesini sağlamaktır.

AKP hükümeti ve arkasındaki sermaye güçlerinin gelişen kitle hareketinini önünü kesmek ve ezmek için bir çok yalanların yanında, özellikle devrimci güçleri teşhir ve tecrit etmek, için yoğun bir çaba harcamaktadır. Bu anlamda AKP’de oyun çoktur. Tehlikeli bir partidir. İktidarını kolay kolay bırakmayacağı, çatışmayı göze alacağı, hatta, kitleleri bir birine kırdırmaya çalışacağı da bir gerçektir. Bu hareket geliştikçe, kitleleştikçe ve kitleler baskılara karşı güçlü bir şekilde karşı koyduğu zaman, mücadelenin kitlelerden yana döneceği de bir gerçektir. Ya da tersi olacaktır. AKP kazanırsai baskıları daha da artıracaktır, çünkü AKP, baskılarla duruyor ve durabilir.

Bu bir sınıf mücadelesidir. İktidarı elinde bulunduran burjuvazi ile ezilen yığınlar arasında süren bir savaştır. Bu savaşın içinde, İktidarda olan AKP’ye karşı çıkan tüm sınıf ve katmanlar yer almaktadır. Ancak, savaşın başında ve içinde olan, gençler, işçiler, işsiziler, memurlar ve tüm emekçi kesimlerdir. Her ne kadar orta burjuvaziden de yer alanlar olsa da, savaşın önünde yer alan öğrenci ve emekçi gençliktir. Ancak, bu hareketi fitilleyenlerin sosyalist güçlerin olduğu unutulmamalıdır. Böyle bir hareket bilinçli olarak planlanmamıştı ya da böyle bir gelişme öngörülmemişti, ancak, hareketi fişekleyenlerin de sıradan demokrat güçlerin olduğunu ileri sürmek gerçekçi değil. Ama, kısa süre içinde bütün muhalif kesimler bu hareketin içinde yer aldı. Böylece, hareket, kısa süre içinde büyüdü, gelişti ve AKP tarafından kontrol edilemez hale geldi. Harekete tüm muhalif güçlerin katılması,  AKP’nin kendi dışındaki tüm siyasal güçlere (CHP’de dahil) baskı uygulamasının önemli bir rolü olmuştur.

Bu harekete, şu ana kadar, işçi sınıfı genel grevle ciddi bir destek veremedi ve içinde grevlerle yer alamadı. Sarı sendikalar, mümkün oldukça işçileri bu kitle hareketlerinin dışında tutmaya çalıştı. İşçiler, iş bırakarak olmasa da, işten sonra direnişlere katılarak, yüyüyüşlere ve mitinglere katılarak, sokaklara çıkarak, çatışmaların içinde yer alarak destek verdiler, içinde güçlü bir şekilde yer aldılar.

İşçiler, genel greve giderek ciddi bir destek verirse, hareketin yönü daha olumlu ve ileri bir yöne kayacaktır. Burjuvaziyi en çok sıkıştıran da genel grev olacaktır. Güçlü bir genel grev AKP hükümetini gitmesini de kolaylaştıracaktır.

AKP, iktidarını kalıcılaştırmak için, toplumu bütünüyle baskı altında tutmaya çalıştı. Son on yıllık iktidarı süresince kitleleri baskı cenderesi içine sıkıştırdı. Bu baskıya daha fazla dayanamayan kitleler, küçük bir kıvılcımla ayağa kalktı. AKP’nin iktidarını sürdürmesinin başkaca da bir yolu yoktu. Emperyalist neoliberal politikaların işlemesi için, AKP’nin önüne bu baskı ve ağır sömürü politikası konmuştu. Bu da, Kuzey Afrika ülkelerinde ve daha bir çok bir çok ülkede olduğu gibi Türkiye’de de patladı.

AKP’nin toplumu, neoliberal politikalar doğrultusunda dinci bir toplumsal formatın içine sıkıştırmaya çalışması’da, buna karşı çıkan laik orta sınıf da ciddi bir şekilde rahatsız etmişti. İçkisine, giyimine-kuşamına, yaşam şekline vb. karışılan bir siyasal politika ve bunun yasalarla ve zorla hayata geçirilmesi, kapitalist gelişmenin güçlü olduğu alanlarda, laik orta kesimleri de rahatsız ediyordu.

Ayrıca, Alevi ve diğer dinlere mensup insanlara karşı uygulanan baskılar ve horlamalar, sınıfsal konumu ne olursa olsun bunları da ciddi bir şekilde rahatsız etmişti. Yine, ülkenin her deresinin, akar suyunun HES adı altında pazarlanması, doğanın ve insanlarının en doğal yaşam alanlarının tahrip edilmesi, köylerin ve meraların “maden” arama vb. adı altında boşaltılmaya çalışılması, köylülüğün sert bir şekilde mülksüzleştirilmesi, şehirlerin “kentsel dönüşüm” adı altında rantlaştırılması, kitlelerin önemli bir kesimini öfkesini büyüten gelişmelerdir. Bu dıştalayıcı, yok edici, insanı kendine ve doğasına yabancılaştırıcı faşist saldırılara maruz kalanların daha fazla suskun kalması beklenemezdi. 

Ayrıca, ülkemizde, bugünkü ayaklanmanın ayak izlerinin öncelerini de görmek gerekiyor. Ankara Tekel işçilerinin 4 aylık direnişi, daha sonraki işçi direnişleri, 1 Mayıs gösterileri ve özellikle de son 1 Mayıs Taksim çatışmaları, taşeronlaşma, KİT’lerin özelleştirilmeleri sonucu yığınlarca işçinin işsiz kalması, esnek-çalışma vb. uygulamalar ve bunlara karşı verilen mücadeleler, kitlelerin sokaklara dökülmesini hazırlayan etmenlerin arasındadır.

Burjuvazinin dış politikaları, Suriye’ye yönelik savaş politikası, emperyalizmin ileri karakolu olma politikalarının da kitlelerin sokaklara dökülmesi de etken olmuştur. 

Kürt ulusunun yıllardır verdiği mücadele, yoğun baskı ve katliamlar, tutuklamalar ve bunlara karşı Kürt işçi ve emekçilerin direnişlerinin de bu ayaklanmada olumlu bir etkisi vardır.

Yukarı da kısaca sıralamaya çalıştığım bu denli ağır sömürü ve baskı poltikası karşısında kitlelerin patlamaması, ayaklanmaması olanaksızdı. Ayaklanmak için tüm koşullar mevcut hale gelmişti. Sadece bir kıvılcım gerekiyordu. O da, deyim yerindeyse; Taksim Gezi Parkı’ndaki  bir ağacın ölmüyle geldi. Bu direniş, isyana katılan tüm halkın temel istemleri, demokratik taleplerdir. 

Türkiye’deki bu direniş, bütün dünyada emperyalist neoliberal politikanın çoktan iflas ettiğini, kapitalizmin kendini yeniden üretmekte zorlandığını da ortaya koymasının bir ifadesidir denebilir.
***
Şu anda, faşist AKP hükümeti, “marjinal gruplar” dediği, devrici-komünist güçlere karşı saldırıya geçti. Başından beri, “içiniz de marjinal gruplar var” diye hazırlık yapıyorlar, saldırı ortamı hazırlıyorlardı. Faşist devlet, devrimciler ile kitlleri birbirinden ayrımak ve peşinden ise kitle hareketlerini bastırmak istiyor. Devrimcilerin kitle hareketinden tecrit edilmesi, demokratik kitle hareketinin ölümü demektir.

Bu koroya, kitlelerin ayaklanmasına “destek” verir gibi gözüken başından beri CHP’de ortak oluyordu. CHP’nin TV kanalı Halk TV, alt yazılarında sürekli olarak: “marjinal grupların oyunlarına gelmeyin, dikkat edin” diye not düşmeyi ihmal etmemiştir.

Tarih ortaya koymuştur ki, kitle hareketleri sol ile birleşmedikçe, sol kitle hareketine önderlik etmedikçe, kitle hareketi kısa zamanda boğulur ve hedefine ulaşamaz. Ya da Tahrir’de olduğu gibi, gericilerin iktidara gelme merdiveni haline gelebilir. Tahrir’de ki kitlelerinde istemleri demokratik taleplerdi. Ancak, dinci güçler (AKP’nin Mısır versiyornu) “demokratlık” adı altında kitlelerin demokratik taleplerini, kendilerinin iktidara gelmesi için kullandığı bilinen bir gerçek.

Bütün ilerici kitle hareketlerinde, burjuvazi, önce komünist ve devrimcilere saldırır. Sonra ise ilerici-demokrat güçlere ve peşinden ise kitleler üzerinde yoğun bir baskı uygular. Cadı avını başta komünist-devrimci güçler olmak üzere, kitlelerin ileri unsurlarına karşı sürdürür.

Devrimcileri teşhir ve tecrit etmek için tüm olanaklarını seferber eder. Geniş yığınları, bu hareketin “bir avuç marjinal grupların işi” olmaya inandırmaya çalışır. Bunun için elindeki tüm basın-yayın organlarını kullanır.

Oysa, burjuvazinin tek bir istemi vardır: Kitlelerin uyanmasını ve demokratik talepleri için sokaklara dökülmesini engellemek. Kitleleri sokaklara dökülmesini ve haklarını savunması ve korumasını isteyenlerde devrimci ve komünistlerdir. Bu nedenle de burjuvazi, hep komünist ve devrimcilerden korkmuştur. Ancak, kitleler, kendi öncülerine sahip çıkmadıkları sürece, demokratik hak ve özgürlüklerini de kazanamaycaklarını bilmelidir. Bu nedenle de, devrimci güçlerin kitlelerden tecrit edilmesinin önüne geçilmeli, buna karşı yoğun bir mücadele verilmelidir. Burjuvazinin tüm yalanları ortaya dökülmelidir. Bu konuda sosyal paylaşım siteleri önemli bir rol oynamaktadır. Bu iyi kullanılmalıdır. Bunun en geniş kitlelere ulaşılması sağlanmalıdır.

Devrimci ve komünistler, kitleler ile kendileri arasına sınır çizmek isteyen burjuvazinin faşist politikalarına karşı daha iyi taktik geliştirmeli ve kitleler ile içiçe olmasını bilmelidir. Şu ana kadar direnişler olumlu bir seyir izlemiştir. Bundan sonra da aynı politikalarla, ama daha geniş kitleleri bu hareketin içine çekerek ve daha güçlü birliktelikler oluşturarak, mücadeleyi sürdürmek hayati bir önem taşımaktadır.

Mümkün olduğunca devrimci-komünist güçler ortak hareket etmelidir. Tek bir yumruk, tek bir grup gibi olmalıdır. Grupçu kaygılardan arınarak, kitlelerle birleşmek ve ktitleleri örgütleyerek bu mücadelenin içine çekilmelidir. Taksim Gezi Parkı Dayanışma Komitesi’nin talepleri, demokratik taleplerdir ve bu talepleri kabul ettirmek bile oldukça ileri ve başarılı bir gelişme olacaktır ve kitlelerin kendilerine olan güvenleri artacaktır.

Hareketin sonu ne olursa olsun, nasıl biterse bitsin, Türkiye’de yeni bir süreç başlamıştır. Bunun devrim günleri olarak adlandırmak gerekiyor. Buradan elbette, bir devrim çıkmayacaktır. Ama, kitleler artık eskisi gibi olmayacaktır. Burjuvazi, artık eskisi gibi hareket edemeyecektir. Bu gelişmeler, halklarımız açısından tarihsel bir dönüm noktasıdır. Bunun geliştirilmesi ve geleceğe taşınması, devrimci ve komünistlerin çalışmalarına bağlı olduğu da bir gerçektir.

Bütün kaygılardan uzak olarak; tüm anti-demokratik ve faşist baskılara, yasalara karşı, toplumu dinci ve neoliberal bir formata sokmak isteye hükümete karşı ayaklanmak meşru ve zorunludur. Bu nedenle, her yeri Takism ve her yeri direniş haline getirilmeliyiz. Halklarımızı ancak böyle alabilir ve geliştirebilirz.

Durmayın, sokaklara akın!
***11.06.2013

BURJUVAZİ TAHTINDAN İNDİRİLMEDİKÇE

BURJUVAZİ TAHTINDAN İNDİRİLMEDİKÇE BİZLERE GÜN YÜZÜ YOK!


Yalnız ölüm kurtarabilirdi beni,
Oysa benim işkencelerimin sonu yok
Zeus tahtından inmedikçe.[1]



Yusuf KÖSE
Direnmek, haksızlıklara baş kaldırmak, ezilenlerin yanında yer almak, insanın, çoluğun-çocuğun, kurdun-kuşun hakkını savunmak, doğayı korumak, özgürleşmenin ilk adımlarıdır. Sessiz kalmak, yanında düşene el atmamak, birlikte hareket etmemek, güçlünün karşısında boyun eğmek, zalime karşı dur dememek, olaylar karşısında duyarsız kalmak, insan düşüncesinin/ruhun köleleşmesinin doruk noktasıdır.

Burjuvazi tahtından indirilmedikçe, hiç kimse rahat yüzü görmeyecek. Hiç kimse yatağında rahat rahat uyuyamayacak ve ertesi gün dinç uyanarak yaşamaya sıcak bir merhabayla başlayamayacak.

Bütün insanlık tarihi, direnenlerin zalimlere karşı mücadele destanlarıyla doludur. Tarih yalnız ve yalnız direneleri yazar, direnenleri kale alır. Gerisi ise, tarihin sayfaları arasında yok olur gider. Çünkü, insanlık tarihini ileriye taşıyan, daima yeniyi ve yeniyi yakalayan, iyi şeyleri yaratan sadece ve sadece direnenlerdir. Gerisi ise direnenlerin peşinden gelir. Direnmeyenler, “etliye-sütlüye” karışmayanlar, ya zalime kul/köle olurlar ya da üzerlerinde ölü toprağı taşırlar. 

Tarih, kitlelerin zalimlere karşı ölümüne mücadeleleriyle doludur. Bizim tarihimizde böyledir. Bir avuç kan emici zalime karşı baldırı çıplakların hikayesidir bu. Küçümsenen, horlanan, cahil olarak görülen, yoksulların, sömürülenlerin, ezilenlerin hikayesidir direnişler. Destanları da bunlar üzerine yazılır. Zalimin “destanı” ısmarlamadır. Direnen halkların destanı ise doğaldır, doğaçlamadır.

Daha dün, Pir Sultanların, Şeyh Bedrettinlerin, Köroğulların, Dadaloğulların direniş hikayeleriyle insanlar zalimlere karşı direndi. Bugün ise, Mustafa Suhpilerin, Denizlerin, Mahirlerin, İbrahimlerin direnişleriyle ayağa kalktı ezilenler. 15-16 Haziran direnişleriyle yürüdü zalimlerin üstüne işçi sınıfı. Her 1 Mayıslarda daha bir kalabalıklaştı işçiler, emekçiler.

Kürtler, diğer milliyetlerden halklar katliamlara, yok edilmelere, yok sayılmalara karşı silaha sarıldı. Kıyımlardan geçirildiler. Ama yılmadılar, yenildikleri yerde yeniden yeniden doğruldular. Direndiler, zalimlerin fermanlarını dağ başlarında, meydanlarda, zindanlarda  yırtıp attılar. Onar onar, yüzer yüzer, biner biner öldüler, ama onurlarını zalimlerin ayaklarının altından çekip aldılar. Bu da haramilere dert oldu.

Bu ülkenin işçileri 15-16 Haziran’larda tankların üzerine üzerine yürüdü. Kızıldere’de teslim olmadı, 6 Mayıslarda darağaçlarında cellada aman dedirdi. 18 Mayıslarda zindanlarda işkencecilerini yendi. Bu ülkenin halkları, daha nice adsız kahraman kızlarını ve oğullarını bu savaşta yitirdiler. Ama, yenilmediler. Bu ülkenin devrimcileri bir kere olsun “of” demeden, düşmanın üstüne üstüne yürüdü. Ve bugün tarih onları konuşuyor, onları yazıyor ve onların destansı direnişlerini kuşaktan kuşağa taşıyor.

Bir avuç sermaye kudurmuşcasına saldırıyor emekçilere her yerde. Okullarda, işyerlerinde, meydanlarda,  derelerinde, tepelerinde. 

Sermayenin uşakları, dün 1 Mayıs’ta Takism’de saldırdı. Bugün yine Taksim’de saldırıyor. Ancak, ezilenler her yeri Takisme çevirdi. Nasıl 1 Mayıs’ta bütün kentler 1 Mayıs alanı olmuşsa, bugünde her yer düşmana inat Takism alanı oldu. 

Sermaye ve onun tasmalı uşağı AKP, soluksuz bırakmak istiyor işçileri ve emekçileri. Eline geçen her şeyi satıyor, metalaştırıyor, ranta çeviriyor. Kurdu-kuşu, ağacı, akan dereyi ve yeşili savunan insanlara tüm faşist gücü ve zihniyetiyle saldırıyor. İnsanı insan yapan değerlere, doğayı doğa yapan özlere saldırıyor. 

Zalim, zalime sığındıkça kitlelere saldırır. Bugün bir zalimin adını köprüye, caddeye veririr, yarın bir zalimin adına katliamlar yapar.

Burjuvazi tepemizde oturup tepinmeye devam ettiği sürece, biz işçi ve emekçiler ezilemeye, sömürülmeye ve zulümlerden zulüm beğenmeye zorlanacağız. Bunlar tepemizde durdukları sürece, bizlere asla ve asla gün yüzü göstermediler ve göstermeyeceklerdir. Prometheusen çektiği acıları bize de çektirmeye devam ediyorlar ve edeceklerdir.

Buna karşı direnmek ve örgütlenmek, yine ezilenler olarak birleşmek, örgütlenmek ve direnmekten başka seçeneğimiz; hayatı zalimlerin elinden çekip almak istiyorsak, örgütlenmek ve direnmekten başka yolumuz yoktur.

Nerde olursa olsun, en küçük bir direnişi büyütmek, çoğaltmak ve yeniden çoğalmak, Taksim’de çoğaldığımız gübü hızlıca çoğalamak, aynı karıncalar gibi, birimiz düştüğünde toprağa, düşenin yerini almak, zalimleri kendi kaderleriyle yalnız bırakana kadar çoğalmak zorundayız. Çünkü biz, karıncalar kadar çok, ormanlar kadar kardeşiz. Bu nedenle öldürülmekle  türkenmiyoruz. Biz birleşerek direndikçe, haramiler azaldıkça azalacaklardır.

Hayatımızı bizden çalanlara karşı hayatımızı ve gelecek kuşakların hayatlarını geri almak için: Birleşerek, örgütlenerek direnmeli, vuruşmalı ve kazanana kadar savaşmalıyız! 31.05.2013

***


[1] Tülin Öngen‘in  “Prometheusun Sönmeyen Ateşi” kitabından. (Ayrıca bkz. Azra Erhat’ın Mitoloji sözlüğü)